|
||
| Eski Hind’de kadın murdar kabul edilirdi. Hiçbir hayat hakkı tanınmadan kâh kocasına, kâh babasına, akrabasına, hatta oğluna esir olarak verilirdi. Mamu kanunlarına göre ise kocası öldüğü aynı günde o da öldürülür ya da diri diri yakılırdı. Budizmin kutsal kitabı Veda’larda kadın kasırgadan, ölümden, zehirden, yılandan daha kötü, uğursuz bir mahluk olarak kabul edilir ve öyle muamele görürdü. Mezopotamya çevresinde Sümerler, Akadlar, Babiller ve Hititlerde, hatta eski Yunan’da ve Romalılarda kadın hep esir bir varlık olarak çıkar karşımıza. Bütün bu toplumlarda kadın; hiç bir hayat hakkı olmayan, aşağılık bir mahluk olarak toplumdan dışlanmıştır. Eski Çin’de kadının insandan bile sayılmadığı, bir isminin dahi olmadığı, sayı ile çağrıldığını ve “domuz” lakabıyla anılırdı. Eski Roma toplumunda ise yaygın fuhuş rezaletinin vahim sonuçlar doğurması üzerine din adamları tarafından “iblisin silahı” olarak dışlandığını görüyoruz. Kadın bir musibet, bir şer varlık olarak nitelendirilmiş, toplumdan uzaklaştırılmıştır. Hatta işi daha ileri bir boyutlara vardırmış toplumlar, Ruhbaniyet prensibinde, mücerret kalma fikrindeki anlamsız ısrarın kadın hakkındaki bu menfi görüş müvacehesinde ortaya çıktığını anlıyoruz. Fransız tarihinde kadın, “İnsan mıdır, değil midir?” tartışmasıyla çıkar karşımıza. Fransız mahkemesince alınan karar aynen şöyledir: “İnsandır, fakat erkeğe hizmet için yaratılmış bir hizmetçidir.” Fransız İhtilâli insanlığın zilletten kurtuluşunu ilân ederken dahi “kadın, sabi ve mecnun kısıtlıdır,” nassından vazgeçmemiştir. Tarihin en değişken akışında bile kadının itilmiş kimliğinden sıyrılamayışına şahit olmak oldukça keder vericidir. İngiliz tarihine baktığımızda kadının vatandaş olarak sayılmadığı gerçeği ile yüz yüze geliyoruz. Mülkiyet hakkından yoksundur. Kutsal kitap olan İncil’e dokunamamaktadır. Kadının hep aşağı, hep zelil bir varlık olarak gördüğü muamele devam etmektedir. Ordan Eski Arap Yarımadasına uzanıyoruz. Bu kez kadın için çok katı bir hükümle karşılaşıyoruz: “Kadın, at ve ev uğursuzdur.” Kız çocuklarının diri diri toprağa gömülüş gerçeği insanlığın yüz karası olarak geçer tarih sayfalarına. Kız babaları toplumda başı eğik dolaşmaktadır. Yaşadıkları toplumun vahşiyane gelenekleri mucibince suçlu pozisyonundan bir türlü kurtulamamışlardır. Görüldüğü üzere kadın, tarihte zikrettiğimiz süreç içersinde asla asli vechesini bulamamıştır. Bütün bu taassubî ve katı tutumlara maruz kalan, en ağır tahakkümlere tâbi tutulan kadına lâyık bulunduğu değeri bihakkın iade eden tek bir hüküm çıkar karşımıza. Diğer taraftan büyük Fransız İhtilâli sonunda Batıda ezilen, horlanan, aşağılanan kadına sözde özlük hakları doğmuştu. Kadın yüzyıllar boyu mahrum bırakıldığı hak ve hürriyetlerine kavuşmuştu. Lâkin Batılı bu kez bir ifrat tefrit ikileminde idi. Bir zamanlar alabildiğine horlanıp aşağılanan kadına sınırsız ve ölçüsüz özgürlükler tanındı. Kadın gücünün yetip yetmediği her alana “korkusuz şövalye” cüretiyle atıldı. Bu ikilem sürecinde yine kadının korkunç esaretlere maruz bırakılış acısı ne kadar da hazindir… Evinden, eşinden, yuvasından bigâne bırakılarak “medeniyet” denen zahirde medenî, özde “esaret” zincirinin görünmez ağlarına düşürüldü. Bir zamanların insan dahi sayılmayan varlığı, şimdi etinden ve zerafetinden yararlanılan bir hilkat garibesi olmuştur. Alemi adalet kavramıyla ayağa kaldıran, yerdeki karıncanın dahi hayat hakkını koruyan bir dinin yerinde icraatıyla soluklanırsınız. Kadının başına insanlık tacını takıp onu annelik kürsüsüne oturtan İslâm dini, o narin varlığı himaye kanatları altına aldığında, kadının gerçek vechesine kavuşmuş olamasından dolayı nihayetsiz bir sevinç duyuyoruz. O güne kadar kadına dünyanın hiçbir yerinde bu aslî değer hak ve hürriyetler verilmemiştir. O horlanan, itilen, ezilen nahif şahsiyete şefkat himayesini bir tek İslâm dini germiştir. Ona gerçek kimliğini tek din olan yüce İslâm biçmişti. İnsanlık hayretler içinde bu kesin gerçeği kabul etmekten başka kurtuluş bulamamıştır. Kadına verilen ehemmiyet öylesine mükemmeldir ki adına sure, Nisa Sûresi indirilir. Kadının hakkı ve hukuku en güzel şekilde gözetlenirken yüce Nebi (a.s.m.) kadının erkekle eşit olduğunu, hatta takva noktasında daha üstün olabileceğini vurgulamıştır. Hz.Aişe’nin yaşıtları henüz bebekken diri diri toprağa gömülmüş, emsalleri köle pazarlarında satılmışlardı. Şimdi ise onun şahsında kadın en yüce mevkiye yerleştirilerek insanlığa bir adalet dersi veriliyordu. Kadını en değerli mücevherlerden daha kıymetli tutuyor.Onu horlayıp hakir görenlere, “Kadınları ancak kötüleriniz döver,” nassıyla indirdiği kati hükümler kadının en güzel muamelelere layık olduğunu bildiriyordu. İnsanlık tarihi boyunca kadına hakkıyla mülkiyet hakkı tanıyan, seçme ve seçilme özgürlüğü sunan tek sistem İslâm ne kadar da mükemmeldi. Bu insanlık tarihinde vuku bulan en büyük rönesanstı. Yeni yüzyıl medeniyetlerinde kadın ne idüğü bilinmez hainane güçlerin pençesinde ufaldı. Kadın yorgun, kadın, çaresiz, kadın bitap kaldı. Çağdaş kadın sınırsız özgürlük adına atıldığı macera dolu yaşayıştan ne kadar mutsuz, ne kadar da yorgundur. Tarih boyu olduğu gibi bu çağ kadını da aldatılıyor, kınanıyor, yararlanılıyor. Özgür değildir kadın. Erkeğin bazı his ve hevesatlarına hitab etmiyorsa kovuluyor, horlanıyor, atılıyor toplumdan hâlâ. Gücünün kapasitesinin çok üstünde performanslara tâbi tutuluyor. Çalışıyor, didiniyor, doğuruyor, koşturuyor, soyunuyor yine de mutlu olamıyor kadın. O hem yuvasının sultanı, hem kocasının arkadaşı, hem yavrusunun candaşı olmalıdır. İlim öğrenmeli, iyi yetişmelidir kadın. Elinde yetişecek nesil fidelerini en güzel yetiştirecek olan o değil midir? Kadın insanlığın ilk mürebbisi, ilk insan mühendisidir. Onun elinde insan yavrusu doğar. Onun elinde şekil alır, onun ilmiyle büyür. Toplum bireyleri onun kültürüyle yoğrulur. Bu kadar ehemmiyetli varlığın ilimden mahrum bırakılması, horlanıp itilmesi hangi kanun iledir? Günümüz hak ve hukuk kısıtlamalarını yaşadıkça kadının bazı güçler tarafından tıpkı ilk çağ medeniyetlerinde olduğu seviyelere indirildiğini görmek hakikaten elem vericidir. (alıntıdır) |
||