Kimyaciyiz.Com | Kimyacilarin Bulusma Noktasi | (Arşiv Ana sayfa) => İslami Serbest Kürsü

Konu: Atomun sırları - Madde yapı taşındaki yarartılış delilleri

Sayfa: [ 1 ]

ßℓue 31.05.2009 16:24:11
ATOMUN SIRLARI - MADDENİN YAPI TAŞINDAKİ YARATILIŞ DELİLLERİ
Maddenin Yapı Taşındaki Yaratılış Delilleri
İÇİNDEKİLER
Giriş: Atomun Yaratılışındaki Mucize
Atomun Oluşum Serüveni
Atomun Yapısı
Atomun Gücü
Sonuç
Harun Yahya


ATOMUN YAPISI
      Hava, su, dağlar, hayvanlar, bitkiler, vücudunuz, oturduğunuz koltuk,
      kısacası en ağırından en hafifine kadar gördüğünüz, dokunduğunuz,
      hissettiğiniz herşey atomlardan meydana gelmiştir. Elinizde tuttuğunuz
      kitabın her bir sayfası milyarlarca atomdan oluşur. Atomlar öyle küçük
      parçacıklardır ki, en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün
      değildir. Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır.
      Bu küçüklüğü bir insanın gözünde canlandırması pek mümkün değildir. O
      yüzden bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım:  
      Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. Kuşkusuz bu anahtarın içindeki
      atomları görebilmeniz mümkün değildir. Atomları mutlaka görmek istiyorum
      diyorsanız, elinizdeki anahtarı dünyanın boyutlarına getirmeniz
      gerekecektir. Elinizdeki anahtar dünya boyutunda büyürse, işte o zaman
      anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve siz de
      onları görebilirsiniz.5
      Yine bu küçüklüğü kavrayabilmek ve heryerin nasıl atomlarla dolu olduğunu
      görebilmek için bir örnek daha verelim:
        Bir tuz tanesinin tüm atomlarını saymak istediğimizi düşünelim. Saniyede
        bir milyar (1.000.000.000) tane sayacak kadar eliçabuk olduğumuzu da
        varsayalım. Bu dikkate değer beceriye karşın, bu ufacık tuz tanesi
        içindeki atom sayısını tam olarak tesbit edebilmek için beşyüz yıldan
        fazla bir zamana ihtiyacımız olacaktır. 6

  Peki bu kadar küçük bir yapının içinde ne vardır?
  Bu derece küçük olmasına rağmen atomun içinde evrende gördüğümüz sistemle
  kıyaslanabilecek derecede kusursuz bir sistem bulunmaktadır.
  Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan
  elektronlardan oluşmuştur.  Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron ismi
  verilen başka parçacıklar vardır.
  Bu bölümde, canlı-cansız herşeyin temelini oluşturan atomun olağanüstü
  yapısını ve atomların nasıl birleşerek molekülleri dolayısıyla maddeyi
  oluşturduğunu inceleyeceğiz.
    
  ÇEKİRDEK
  Çekirdek, atomun tam merkezinde bulunmaktadır ve atomun niteliğine göre
  belirli sayılarda proton ve nötrondan oluşmuştur. Çekirdeğin yarıçapı, atomun
  yarıçapının onbinde biri kadardır. Rakam olarak verirsek; atomun yarıçapı 10-8
  (0,00000001) cm, çekirdeğin yarıçapı ise 10-12 (0,000000000001) cm kadardır.
  Dolayısıyla  çekirdeğin hacmi, atomun hacminin 10 milyarda biri eder.
     Maddenin yapıtaşı olan atom, proton ve nötronlardan oluşan bir
        çekirdek ve bu çekirdeğin etrafinda durmadan dönen elektronlardan
        meydana gelir.Bu büyüklüğü (daha doğrusu küçüklüğü) yine gözümüzde
        canlandıramayacağımıza göre, kiraz örneğimizden devam edebiliriz. Biraz
        önce bahsettiğimiz gibi elinizdeki anahtarı dünya boyutlarına
        getirdiğinizde ortaya çıkan kiraz büyüklüğünde atomların içinde
        çekirdeği arayalım. Ama bu arayış boşunadır, çünkü böyle bir ölçekte de
        çok daha küçük olan çekirdeği gözlemleme olanağımız kesinlikle bulunmaz.
        Gerçekten bir şey görebilmek için yeniden ölçü değiştirmek gerekecektir.
        Atomumuzu temsil eden kiraz yeniden büyüyüp iki yüz metre yüksekliğinde
        kocaman bir top olacaktır. Bu akıl almaz boyuta karşın atomumuzun
        çekirdeği yine de çok küçük bir toz tanesinden daha iri duruma
        gelmeyecektir.7
        Öyle ki, çekirdeğin 10-13 cm olan çapı ile, atomun 10-8 cm olan çapını
        kıyasladığımızda şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Atomu bir küre şeklinde
        kabul ederek bu küreyi tamamen çekirdekle doldurmak istediğimiz takdirde
        bu iş için 1015 (1.000.000.000.000.000) atom çekirdeği gerekecektir.8
  Ancak bundan daha şaşırtıcı bir durum vardır: Boyutları atomun 10 milyarda
  biri olmasına rağmen, çekirdeğin kütlesi atomun kütlesinin % 99.95’ini
  oluşturmaktadır. Peki bir şey nasıl olur da bir yandan kütlenin yaklaşık
  tamamını oluştururken, diğer yandan da hemen hemen hiç yer kaplamaz?
  Bunun sebebi şudur: Atomun kütlesini oluşturan yoğunluk tüm atoma eşit olarak
  dağılmamıştır, yani atomun bütün kütlesi atomun çekirdeğinde birikmiştir.
  Diyelim ki, sizin 10 milyar metrekarelik bir eviniz var ve bu evin tüm
  eşyasını 1 metrekarelik bir odada toplamanız gerekiyor. Bunu yapabilir
  misiniz? Tabii ki yapamazsınız. Ancak atom çekirdeği dünyada eşi-benzeri
  olmayan çok büyük bir güçle bunu yapabilmektedir. “Güçlü Nükleer Kuvvet” diye
  isimlendirilen bu kuvvet, proton ve nötronları çekirdekte toplamaktadır.
  Güçlü nükleer kuvvet, bir atomun çekirdeğini birarada tutan, onu dağılmaktan
  kurtaran, doğadaki kuvvetlerin en güçlüsü olarak bilinmektedir. Çekirdekteki
  protonların hepsi pozitif yüklüdür ve elektromanyetik kuvvet nedeniyle
  birbirlerini iterler. Fakat güçlü nükleer kuvvet onların itme gücünden 100 kat
  daha büyük olduğundan, elektromanyetik kuvvet etkisiz hale gelir. Böylece
  protonlar birarada tutunabilirler.
  Kısacası gözle göremeyeceğimiz kadar küçük bir atomun içinde, birbiriyle
  etkileşim halinde iki büyük kuvvet bulunur. Bu kuvvetlerin değerleri öylesine
  hassastır ki, birinin biraz daha az veya biraz daha fazla olması atomdaki tüm
  dengeleri alt üst eder. Dolayısıyla atomun yapısı bozulur, parçalanır ve
  maddeyi oluşturamaz...
  Atomun boyutlarını ve evrendeki atom sayısını dikkate aldığımızda, ortada
  muazzam bir denge ve tasarım olduğunu görmemek mümkün değildir. Öyle ki,
  evrendeki temel kuvvetlerin çok özel bir biçimde, büyük bir ilimle ve kudretle
  yaratıldığı kesindir. İnkarcıların bu yaratılışı gözardı edebilmek için
  sığındıkları tek yol, tüm bunların “tesadüfler” sonucu böyle olduğunu iddia
  etmektir. Oysa olasılık hesapları evrendeki dengelerin “tesadüfen” oluşma
  ihtimalinin “sıfır” olduğunu bilimsel olarak kanıtlamaktadır. Tüm bunlar,
  Allah’ın varlığının ve yaratılışının açık delilleridir.
    
  Atomdaki Boşluk
  Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, bir atomun çok büyük bir bölümü
  boşluktan oluşmaktadır. Peki böyle bir boşluk nasıl olur?
  Şimdi şöyle düşünelim: Atom, en basit anlatımla içinde bir çekirdek ve
  çekirdek etrafında dönen elektronlardan oluşmaktadır. Çekirdekle elektronlar
  arasında başka hiçbir şey yoktur. Bu, hiçbir şey olmayan mikroskobik büyüklük
  aslında atom ölçeğine göre çok geniştir. Bu genişliği şöyle
  örneklendirebiliriz: Çapı 1 cm. olan küçük bir bilya çekirdeğe en yakın
  elektronu temsil ederse, çekirdek bu bilyadan 1 km. ötede bulunacaktır.9
  Kuşkusuz bu, çok büyük bir boşluktur. Öyle ki kafamızda tam olarak
  canlandırabilmek için astrofizikçi Jean Guitton’dan bir örnek verebiliriz:
  Temel parçacıklar arasında çok büyük bir boşluk egemendir. Eğer bir oksijen
  çekirdeğinin protonunu şu önümdeki masanın üstünde duran bir toplu iğnenin
  başı gibi düşünürsem, o zaman çevresinde dönen elektron Hollanda, Almanya ve
  İspanya’dan geçen bir çember çizer. (Bu satırların yazarı Fransa’da
  yaşamaktadır.) Onun için, bedenimi oluşturan tüm atomlar birbirlerine değecek
  kadar bir araya gelseydi, artık beni göremezdiniz. Zaten, artık beni çıplak
  gözle hiçbir zaman gözlemleyemezdiniz: Neredeyse milimetrenin birkaç bindebiri
  boyutunda ufacık bir toz kadar olurdum.10
  İşte bu noktada evrende bilinen en büyük mekanla, en küçük mekan arasında bir
  benzerlik ortaya çıktığını farketmekteyiz. Öyle ki, gözlerimizi yıldızlara
  çevirirsek, orada da atomdakine benzer bir boşlukla karşılaşırız. Yıldızlar
  arasında da, galaksiler arasında da milyarlarca kilometrelik boşluklar
  mevcuttur. Ama bu boşlukların her ikisinde de insan aklını zorlayan, anlama
  kapasitesini aşan bir düzen hakimdir.
    
  Çekirdeğin İçi: Proton ve Nötronlar
  1932 yılına dek, çekirdeğin proton ve elektronlardan oluştuğu sanılıyordu.
  Çekirdeğin içinde protonla beraber elektronların değil nötronların olduğu
  ancak o tarihte keşfedilebildi. (Ünlü bilimadamı Chadwick 1932 yılında
  çekirdeğin içinde nötronun varlığını ispatladı ve bu keşfiyle Nobel ödülü
  kazandı.) İşte insanoğlunun atomun yapısıyla tanışması bu kadar yakın tarihte
  gerçekleşti.
  Atom çekirdeğinin ne kadar küçük boyutta olduğundan daha önce bahsetmiştik.
  Atom çekirdeğinin içine sığabilen bir protonun büyüklüğü  ise 10-15 metredir.
  Bu kadar küçük bir parçacığın insan hayatında pek bir önemi olamayacağını
  düşünebilirsiniz. Ancak, insan aklının tahayyül bile edemediği küçüklükteki bu
  parçacıklar aslında etrafınızda gördüğünüz herşeyin temelidir.
    
  Evrendeki Çeşitliliğin Kaynağı
  Bilimin, şu ana kadar tespit edebildiği 109 tane element vardır. Tüm evren,
  dünyamız canlı-cansız bütün varlıklar bu 109 elementin çeşitli biçimlerde
  birleşmeleriyle oluşmuştur. Buraya kadar tüm elementlerin birbirinin benzeri
  atomlardan oluştuğunu gördük; atomlar da birbirinin aynı parçacıklardan
  oluşuyordu. Peki madem elementleri oluşturan bütün atomlar aynı parçacıklardan
  oluşuyor, o halde elementleri farklı kılan, sınırsız çeşitlilikte maddeyi
  oluşturan nedir?
  Elementleri temelde birbirlerinden farklı kılan şey, atomlarının
  çekirdeklerindeki proton sayılarıdır. En hafif element olan hidrojen atomunda
  bir proton, ikinci en hafif element olan helyum atomunda iki proton, altın
  atomunda 79 proton, oksijen atomunda 8 proton, demir atomunda 26 proton
  vardır. İşte altını demirden, demiri oksijenden ayıran özellik, yalnızca
  atomlarının proton sayılarındaki bu farklılıktır. Soluduğumuz hava, vücudumuz,
  herhangi bir bitki veya bir hayvan ya da uzaydaki bir gezegen, canlı-cansız,
  acı-tatlı, katı-sıvı her şey... Bunların hepsi sonuçta aynı
  proton-nötron-elektronlardan meydana gelmiştir.
    
  Fiziksel Varlığın Sınırı: Kuarklar
  Günümüzden 20 yıl öncesine kadar atomları oluşturan en küçük parçacıkların
  protonlar ve nötronlar oldukları sanılıyordu. Ancak çok yakın bir tarihte,
  atomun içinde bu parçacıkları oluşturan çok daha küçük parçacıkların var
  oldukları keşfedildi.
  Bu buluştan sonra, atomun içindeki “alt parçacıkları” ve onların kendilerine
  has hareketlerini incelemek üzere “Parçacık Fiziği” isimli bir fizik dalı
  ortaya çıkmıştır. Parçacık fiziğinin yaptığı araştırmalar şu gerçeği açığa
  çıkarmıştır: Atomu oluşturan proton ve nötronlar da aslında “kuark” adı
  verilen daha alt parçacıklardan oluşmaktadırlar.
  İnsan aklının kavrama sınırlarını aşan küçüklükteki protonu oluşturan
  kuarkların boyutu ise daha da hayret vericidir:
  10-18 (0,000000000000000001) metre
  Protonun içinde bulunan kuarklar hiçbir şekilde birbirlerinden çok fazla
  uzaklaştırılamazlar; çünkü, kuarklar arasında lastik bant gibi bir kuvvet
  vardır. Kuarkların arası açıldıkça bu kuvvet büyür ve iki kuark birbirinden en
  fazla 1 metrenin katrilyonda biri kadar uzaklaşabilir. Kuarklar arasındaki bu
  lastik bağlar, bir diğer parçacık türü olan “Gluon”lardır. Kuarklarla gluonlar
  birbirleriyle son derece güçlü bir iletişim halindedirler. Ancak,
  bilimadamları bu iletişimin nasıl gerçekleştiğini halen keşfedememişlerdir.
  'Parçacık Fiziği' hiç durmadan parçacıklar dünyasını aydınlatmak için
  araştırmalar yapmaktadır. Varlığının üzerinden binlerce yıl geçmiş insanoğlu,
  sahip olduğu akıl ve şuura rağmen kendisiyle birlikte herşeyi oluşturan özü
  yeni yeni keşfetmektedir. Üstelik bu özün içine girdikçe konu daha da
  detaylanmakta ancak insan kuark ismini verdiği 10-18 sınırında takılmaktadır.
  Peki bu sınırın altında ne vardır?
  Bugün bilimadamları bu konu ile ilgili çeşitli tezler öne sürmektedir ama
  yukarıda da belirttiğimiz gibi bu sınır fiziksel evrenin son noktasıdır. Bunun
  altında bulunacak olan herşey madde ile değil ancak enerji ile ifade
  edilebilecektir. Asıl önemli olan nokta ise, insanın tüm teknolojik
  imkanlarına rağmen yeni keşfedebildiği bir mekanda çok büyük dengelerin, fizik
  kanunlarının bir saat gibi işliyor olmasıdır. Üstelik bu mekan evrendeki tüm
  maddenin ve insanın da yapıtaşını oluşturan atomun içidir. İnsan kendi
  vücudundaki organlarda, sistemlerde her saniye işleyen kusursuz mekanizmadan
  yeni yeni haberdar olmaya başlamıştır. Bunları oluşturan hücrelerin
  mekanizmalarını öğrenmesi ise ancak son birkaç on yıla dayanır. Hücrenin
  temelindeki atomların, atomların içindeki proton ve nötronların, ve bunların
  da içindeki kuarkların mekanizmaları ise, inansın inanmasın herkesi hayrete
  düşürecek kadar mükemmeldir. Çok önemli bir nokta da, tüm bu muazzam
  mekanizmaların insan yaşamındaki her saniye boyunca “kendi kendine” insanın
  kontrolü dışında çalışmasıdır. Tüm bunların üstün bir iradeye sahip bir
  Yaratıcı tarafından varedildiği ve denetiminin de yine aynı üstün Yaratıcı’ya
  ait olduğu, vicdan sahibi akıllı her kişi için çok açık bir gerçektir.
    
  ATOMUN DİĞER UCU: ELEKTRONLAR
  Elektronlar, çekirdeğin etrafında belirli yörüngelerde durmaksızın dönen
  parçacıklardır ve çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi kuşatırlar.
  Elektronları daha yakından inceleme ve onlara bakabilme imkanımız olsaydı,
  onların tıpkı dünyamız gibi hareket ettiklerini görürdük. Evet; elektronlar
  tıpkı dünyanın güneş çevresinde dönerken aynı zamanda kendi çevresinde dönmesi
  gibi dönerler.
  Ancak kuşkusuz, elektronların büyüklüğü dünyanın büyüklüğünden çok farklıdır.
  Eğer bir kıyas yapmak gerekirse; bir atomu dünya kadar büyütsek, bir elektron
  sadece bir elma boyutuna gelecektir.11
  En güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp-duran
  onlarca elektron, atomun içinde çok karışık bir trafik yaratır. Ancak,
  elektronlar atomun içinde en ufak bir kazaya yol açmazlar. Üstelik atomun
  içinde yaşanacak en ufak bir kaza atom için felaket olabilir ama atom, kendi
  sonunu getirecek bu felaketi hiçbir zaman yaşamaz ve varlığını sürdürür.
  Çekirdeğin etrafında saniyede 1.000 km gibi akılalmaz bir hızla hiç durmadan
  dönen elektronlar, bir kez bile birbirleri ile çarpışmamaktadırlar. Bu durum,
  bunların büyük bir düzen içinde bulunduklarını, bizlerin “yörünge” adını
  verdiğimiz yollarda hareket ettiklerini gösterir. Oysa birbirlerinin aynı olan
  elektronların farklı yörüngelerde bulunmalarının “dizayn” dışında bir
  açıklaması olamaz. Kütleleri ve hızları birbirlerinden farklı gezegenlerin
  güneş etrafında sıralandığı güneş sistemimizde çok açık bir dizayn görülmekte
  iken, birbirlerinin tıpatıp aynı elektronların niçin çekirdek etrafında farklı
  yörüngelere sahip oldukları, bu yörüngeleri şaşmadan takip ettikleri,
  akılalmaz küçüklükteki boyutlarda akılalmaz büyüklükteki süratleriyle nasıl
  çarpışmadıkları soruları bizleri bir noktaya götürür. Bu noktada bulacağımız
  yegane güç, Allah’ın kusursuz yaratışından başkası değildir.
  Elektronlar, nötron ve protonların neredeyse ikibinde biri kadar ufaklıkta
  parçacıklardır. Bir atomda, protonlarla eşit sayıda elektron bulunur ve her
  elektron her bir protonun taşıdığı artı (+) yüke eşit değerde eksi (-) yük
  taşır. Çekirdekteki toplam artı (+) yük ile elektronların toplam eksi (-) yükü
  birbirini dengeler ve atom nötr olur.
  Elektronların taşıdıkları elektrik yükü itibariyle bazı fizik kurallarına
  uymaları gerekir. Bu fizik kuralları ‘aynı elektrik yüklerinin birbirini
  itmesi ve zıt yüklerin birbirlerini çekmesi’dir.
  İlk olarak; normal koşullarda hepsi eksi yüklü olan elektronların bu kurala
  uyup birbirlerini itmeleri ve çekirdeğin etrafından dağılıp-gitmeleri gerekir.
  Ancak durum böyle olmaz. Eğer, elektronlar çekirdeğin etrafından dağılsalardı,
  tüm evren boşlukta dolaşan, proton, nötron ve elektronlardan ibaret olurdu. Bu
  durum da tabii olarak evrenin sonunun gelmesine sebep olurdu.
  İkinci olarak; artı yüke sahip olduğu için çekirdeğin, eksi yüklü elektronları
  kendine çekmesi ve elektronların da çekirdeğe yapışmaları gerekir. Böyle bir
  durumda da çekirdek bütün elektronları kendine çeker ve atom içine çöker.
  Ancak bu olumsuzlukların hiçbiri olmaz! Elektronların az önce belirttiğimiz
  (1.000 km/s) olağanüstü kaçış hızları, bunların birbirlerine uyguladıkları
  itici kuvvet ve çekirdeğin elektronlara uyguladığı çekim kuvveti o kadar
  hassas değerler üzerine kurulmuştur ki bu üç zıt etken birbirlerini mükemmel
  bir şekilde dengelerler. Sonuçta atomdaki bu muazzam sistem dağılıp
  parçalanmadan sürüp gider. Atoma etki eden bu kuvvetlerden birinin olması
  gerekenden çok az daha fazla veya az olması atom diye bir kavramın hiç
  varolmamasına neden olurdu.
  Bu etkenlerin yanısıra, çekirdekteki protonları ve nötronları birbirine
  bağlayan nükleer kuvvetler olmasaydı, eşit yüke sahip olan protonlar değil
  kenetlenmek, birbirlerine yaklaşamayacaklardı bile. Nötronlar da çekirdeğe
  hiçbir şekilde bağlanamayacaklardı. Bunun sonucunda çekirdek, dolayısıyla atom
  diye birşey olmayacaktı.
  Bütün bu ince hesaplar, tek bir atomun bile başıboş olmayıp üstün bir iradenin
  kontrolünde hareket ettiğinin bir göstergesidir. Aksi takdirde içinde
  yaşadığımız evrenin sonunun gelmesi kaçınılmaz olurdu. Hatta daha başlangıçta
  meydana gelmesi bile imkansızdı. Ancak herşeyin Yaratıcısı, sonsuz güç ve ilim
  sahibi olan Allah, evrendeki tüm dengeler gibi, atomun içinde de çok hassas
  dengeler kurmuştur ve bu sayede atom, ihtişamlı düzeni ile varlığını
  sürdürmektedir.
  Allah’ın yarattığı bu denge, bilimadamları tarafından yıllar boyunca
  araştırılarak çözülmeye çalışılmış ve sonunda gözlenen olaylara çeşitli
  isimler takılarak sözde açıklanmış sayılmıştır: “elektromanyetik kuvvet”,
  “güçlü nükleer kuvvet”, “zayıf nükleer kuvvet”, “kütlesel çekim kuvveti”, vs.
  gibi. Ancak, kitabın girişinde de değindiğimiz gibi, kimse “Neden?” sorusu
  üzerinde düşünmemiştir. Örneğin, neden aynı protonların —eşit yüke sahip
  olduklarından— bazen birbirlerini ittikleri, bazen de —eşit yüke sahip
  oldukları halde— birbirlerini kuvvet ile çektikleri bilim dünyasında cılız
  hayret ifadeleriyle geçiştirilmiştir.
  Aslında bu durum fizik kanunları içinde mantıksal bir paradoks
  oluşturmaktadır. Çünkü “eşit yükler birbirlerini iterler!” evrensel bir fizik
  kuralıdır. Peki o halde neden bu durum çekirdekte tersine işlemekte ve neden
  eşit yüklü protonlar birbirlerinden şiddetle uzaklaşmaları gerekirken, muazzam
  bir güçle birbirlerini çekip kenetlenmektedirler. Çekirdekteki proton da
  serbest haldeki proton da aynı protondur. Yapılarında en ufak bir farklılık
  yoktur. O halde itme ve çekme kuvvetlerinin protonun kendisinden kaynaklandığı
  kabul edilirse, proton her seferinde bu iki kuvvetten birini uygulaması
  gerekmektedir. Bazen elektromanyetik kuvvetle bir diğerini itmesinin, bazen de
  nükleer güçle birbirini çekmesinin fiziksel çerçevede hiçbir mantığı yoktur.
  Çevrede protonun böyle farklı farklı davranmasını gerektirecek başka fiziksel
  etkenler de yoktur. Demek ki bu kuvvetler protonun kendisinden
  kaynaklanmamaktadır. Ortada tek bir kuvvet vardır, o da tüm güç ve kudret
  kendisinde bulunan Allah’a ait kuvvettir. Allah dilediği anda dilediği noktada
  kudretini tecelli ettirmektedir. Değişik zamanlarda, değişik durumlarda
  Allah’ın kuvveti değişik biçimlerde yansımaktadır. En küçük atomundan uçsuz
  bucaksız galaksilere kadar tüm evren de ancak Allah’ın dilemesi ve her an
  ayakta tutması ile varlığını sürdürmektedir.
  Allah, Kuran’da kendisinden başka kuvvet olmadığını vurgularken (Kehf, 39),
  bunun bilincine varamayıp da Allah’ın, kudretini kendilerinde yansıttığı aciz
  varlıkları (canlı olsun cansız olsun), Allah gibi güç ve kuvvet sahibi
  sanarak, o yaratıklara ilahi vasıflar yükleyenlerin sonunu şöyle
  bildirmektedir:
    ... O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin
    tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli
    olduğunu bir bilselerdi. (Bakara, 165)
  Bugüne kadar hiçbir bilimadamı atomdaki dolayısıyla evrendeki kuvvetlerin
  sebebini, kaynağını ve niçin belli durumlarda belli kuvvetlerin ortaya
  çıktığını izah edememiştir. Bilimin yaptığı sadece gerçekleri gözlemlemek ve
  bunları ölçüp birer “isim” takmaktır.
  Bu tür ‘isim takmalar’ bilim dünyasında büyük buluşlar olarak değerlendirilir.
  Halbuki, bilimadamları evrende yeni bir denge oluşturmaya, yeni bir sistem
  kurmaya değil, sadece evrende var olan mevcut dengeyi kavramaya-çözmeye
  çalışmaktadırlar. Yapılan şey de çoğunlukla, Allah’ın evrendeki sayısız
  yaratılış harikalarından birini bir ucundan gözlemleyip buna bir isim
  vermekten ibarettir. Allah’ın yarattığı üstün bir sistemi veya yapıyı
  keşfeden, tesbit eden bir bilimadamı çeşitli bilimsel ödüllere layık görülür,
  yüceltilir, insanlar arasında kendisine hayranlık beslenir. Bu durumda o
  yapıyı yoktan vareden, akılalmaz derece hassas dengeler ve karmaşık hesaplarla
  donatan ve bunun gibi daha sayısız, olağanüstü harikalıkları yaratan bir
  Yaratıcı’nın ne derece sonsuz bir övgü ve yüceltmeye layık olduğunu anlamak
  hiç de zor değildir.
    
  Elektronların Yörüngesi
  En güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp-duran
  onlarca elektron, daha önce de belirtildiği gibi atomun içinde son derece
  karışık bir trafik yaratır. Ancak bu trafik, en düzenli şehir trafiğinden bile
  daha düzenlidir ve elektronlar hiçbir şekilde birbirleriyle çarpışmazlar.
  Çünkü elektronların herbirinin ayrı ayrı yörüngeleri vardır ve bu yörüngeler
  hiçbir zaman birbiriyle çakışmaz.
  Asla değişmeyen bu yedi yörüngedeki elektron sayısı da bir matematiksel
  formülle belirlenmiştir: 2n2. Atomların tüm yörüngelerinde bulunabilecek
  maksimum elektron sayısı işte bu formülle sabitlenmiştir (formüldeki “n”,
  yörünge numarasını belirtir).
  Evreni oluşturan sınırsız sayıdaki atomun elektron yörüngelerinin asla
  şaşmadan belirli sayıda kalmaları bir düzenin göstergesidir. Herbir
  yörüngedeki elektron sayısının 2n2 formülüne uymaları bir düzenin
  göstergesidir. Elektronlar inanılmaz hızlarda hareket edip karmaşa
  çıkarmamaları da bir düzenin göstergesidir. Bu öyle bir düzendir ki,  
  tesadüflerle oluştuğu asla iddia edilemez. Şans faktörü böyle bir düzenin
  sebebi olarak asla gösterilemez. Bu düzenin tek geçerli açıklaması Kuran’da
  bildirildiği gibi Allah’ın herşeyi kudretinin bir tecellisi olarak düzen ve
  intizam içinde yaratmış olmasıdır. Bu düzenden bahseden bazı ayetleri şöyle
  sıralayabiliriz:
    Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır. (Talak, 3)
    Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.
    (Furkan, 2)
    O’nun katında her şey bir miktar (ölçü) iledir. O, gaybı da, müşahede
    edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir. (Ra’d, 8-9)
    Yere (gelince,) onu döşeyip-yaydık, onda sarsılmaz-dağlar bıraktık ve onda
    her şeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik. (Hicr, 19)
    Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizanı (ölçüyü) koydu. (Rahman, 7)
    Güneş ve ay (belli) bir hesap iledir. (Rahman, 5)
    Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır. (Nisa, 86)
  Ayetlerden anlaşıldığı gibi Alemlerin Rabbi olan Allah’ın, herşeyi kusursuz
  bir ölçü, hesap ve düzen içinde yaratma vasfı vardır. Bu ölçü ve hesap atomun
  en küçük parçacığından uzaydaki devasa gök cisimlerine, güneş sistemlerine,
  galaksilere kadar, bunların arasındakiler de dahil, bütün varlıklar alemini
  içine alır. Bu da Allah’ın sonsuz gücünün, ilminin, sanatının ve hikmetinin
  bir sonucudur. Allah, yarattığı varlıklardaki ve sistemlerdeki mükemmel ölçü,
  düzen, denge ve hesaplarla bu sıfatlarını insanlara tanıtır. Sonsuz kudretini
  gözler önüne serer. İşte bütün bilimsel araştırmaların, hesaplamaların insanı
  ulaştırması gereken asıl gerçek budur. Elde ettiği bilgilerden bu en önemli
  gerçeğe varamayan bilimadamlarının görevi de, bu gerçeğe varabilecek
  insanlara, yani inananlara, ömürleri boyunca malzeme toplayıp, Rablerinin
  ayetlerini, delillerini, onları takdir edebilecek müminlerin gözleri önüne
  sermektir. Allah kendisine inanmadığı halde bilimle uğraşanları da bu şekilde
  müminlerin hizmetine sunmuştur. Aynen, bir zamanlar şeytanları ve cinleri Hz.
  Süleyman’ın hizmetine sokması gibi... Örneğin, uzunca bir yoldan bir krala,
  çuvallar dolusu kıymetli eşya taşıyan bir devenin, atın ya da eşeğin ne kadar
  değerli bir yük taşıdığının farkına varmamasının son derece önemsiz olması
  gibi. O yalnızca kendisine yükletilen görevi yapmış, kralına hizmet etmiştir.
  Hayatlarını bilime adadıkları halde Yaratıcıları’nın delillerinin şuuruna
  varmayan ateist bilimadamlarının durumu da bu örnektekinden pek farklı
  değildir.
    
  Dalga mı, Parçacık mı?
  Elektronlar ilk keşfedildiklerinde parçacık oldukları sanılıyordu. Ancak daha
  sonra yapılan deneylerde  tıpkı ışık (fotonlar) gibi dalga özellikleri de
  gösterdikleri ortaya çıktı.
  Işığın, tıpkı havuza atılan bir taşın su yüzeyinde yaptığı dalgalanmalar gibi
  yayıldığı bilinmektedir. Ancak ışık, bazen de sanki maddi parçacık özelliği
  taşımakta ve pencere camına vuran yağmur damlaları gibi kesik kesik, aralıklı
  darbeler halinde de gözlenmektedir. İşte aynı ikilem bu kez elektronda da
  yaşandı. Tabii bu durum bilim dünyasında büyük bir kargaşa yarattı. Bu kargaşa
  ünlü Kuramsal Fizik Profesörü Richard P. Feynman’ın sözleriyle şöyle çözüldü:
    Elektronların ve ışığın nasıl davrandıklarını artık biliyoruz. Nasıl mı
    davranıyorlar? Parçacık gibi davrandıklarını söylersem yanlış izlenime yol
    açmış olurum. Dalga gibi davranırlar desem, yine aynı şey. Onlar kendilerine
    özgü, benzeri olmayan bir şekilde hareket ederler. Teknik olarak buna
    “kuantum mekaniksel bir davranış biçimi” diyebiliriz. Bu, daha önce
    gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir davranış biçimidir...... Bir atom, bir
    yay ucuna asılmış sallanan bir ağırlık gibi davranmaz. Küçücük gezegenlerin
    yörüngeler üzerinde hareket ettikleri minyatür bir güneş sistemi gibi de
    davranmaz. Çekirdeği saran bir bulut veya sis tabakasına da pek benzemez.
    Daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemeyen bir şekilde davranır. En azından
    bir basitleştirme yapabiliriz: Elektronlar bir anlamda tıpkı fotonlar gibi
    davranırlar; ikisi de “acayiptir”, ama aynı şekilde. Nasıl davrandıklarını
    algılamak bir hayli hayal gücü gerektirir; çünkü açıklayacağımız şey
    bildiğimiz herşeyden farklıdır.12
  Bilimadamları, elektronların bu şekilde davranmalarını hiçbir şekilde
  açıklayamadıkları için çözüm olarak bu harekete yeni bir isim takmışlardır:
  ‘Kuantum Mekaniksel Hareket’. Bu noktada görülen olağanüstülüğü ve bilimin
  düştüğü hayreti yine Profesör Feynman’ın kaleminden aktarıyoruz:
    Size doğanın ne şekilde davrandığını anlatacağım. Onu, bu şekilde
    davranabileceğini kabul ederseniz, çok sevimli ve büyüleyici bulacaksınız.
    Eğer yapabilirseniz, kendinize sürekli “Ama bu nasıl olabilir?” diye
    sormayın; çünkü çabanız boşunadır; şimdiye kadar hiç kimsenin kurtulamadığı
    bir çıkmaz sokağa girersiniz. Bunun neden böyle olabildiğini hiç kimse
    bilmiyor.13
  Ancak, burada Feynman’ın bahsettiği “çıkmaz sokak” aslında çıkmaz değildir.
  Burada bazılarının bir türlü işin içinden çıkamamasının sebebi, ortadaki açık
  delillere rağmen bu inanılmaz sistemlerin ve dengelerin bilinçli ve şuurlu bir
  Yaratıcı tarafından varedildiğini kabul edememeleridir. Halbuki durum son
  derece açıktır: Allah evreni yoktan varetmiş, olağanüstü dengelere dayalı ve
  örneksiz olarak yaratmıştır. İçinden bir türlü çıkılamayan, anlaşılamayan ve
  bilimadamlarının her fırsatta “Ama bu nasıl olabilir?” diye kendi kendilerine
  sordukları sorunun cevabı, herşeyin yaratıcısının Allah olmasında yatmaktadır.

    
  Elektronların Bir Başka Fonksiyonu: Renkler
  Kapkara bir dünyada yaşamak nasıl olurdu, hiç düşündünüz mü? Bedeniniz,
  etrafınızdaki insanlar, denizler, gökyüzü, ağaçlar, çiçekler, kısacası
  herşeyin kapkara olduğunu gözünüzde bir canlandırın. Böyle bir yeryüzünde
  yaşamayı hiç istemezdiniz öyle değil mi?
    


  Peki, yeryüzünü renkli kılan nedir? Dünyamızı olağanüstü güzel kılan renkler
  nasıl oluşmaktadır?
  Maddenin yapısında bulunan, birazdan göreceğimiz özellikler bizim maddeyi
  renkli olarak algılamamıza yol açarlar. Evet; renkler, elektronların atom
  içindeki bazı hareketlerinin bir fonksiyonu olarak oluşur. ‘Elektronların
  hareketiyle renklerin ne ilgisi olabilir?’ diye düşünebilirsiniz. Bu ilişkiyi
  hemen kısaca açıklayalım.
  Elektronlar sadece belirli yörüngelerde dönerler. Bu yörüngelerin 7 tane
  olduğundan az önce bahsetmiştik. Her bir yörünge belirli bir enerji seviyesine
  sahiptir. Sözkonusu bu enerji seviyesi yörüngenin çekirdekten olan uzaklığına
  bağlı olarak değişir. Bir yörünge çekirdeğe ne kadar yakınsa elektronun
  enerjisi o kadar az, çekirdeğe ne kadar uzaksa enerjisi o kadar yüksek olur.
  Elektronların yörüngelerinin her birinin altında da “alt yörüngeler” vardır.
  Elektronlar, bulundukları yörüngenin “alt yörüngeleri” arasında seyahatler
  yaparlar. Nasıl mı?
  Elektronlar bulundukları alt yörüngeden bir başka yüksek enerjili alt
  yörüngeye atlarlar. Bir üst enerji seviyesinde boş bir yer olduğunda elektron
  birdenbire ortadan kaybolur ve şaşırtıcı bir şekilde o üst enerji seviyesinde
  tekrar ortaya çıkar. Ancak elektron bunu yaparken dışardan çok önemli bir
  destek alır: Enerji. Elektron bulunduğu yörüngeden daha yüksek enerjili alt
  yörüngeye sıçrarken bu iki enerji seviyesinin arasındaki fark kadar dışardan
  enerji almak zorundadır. Üst enerji seviyesinin gerektirdiği enerji seviyesine
  ulaşmadan elektron bu yörüngeye sıçrayamaz. Elektronun dışardan temin ettiği
  enerji “Foton”dur.
  Foton, en basit anlatımıyla “ışık parçacığı”dır. Evrendeki yıldızların hepsi
  birer foton kaynağıdır, Dünyamız içinse en önemli kaynak elbette ki Güneş’tir.
  Fotonlar Güneş’ten saniyede 300.000 km. hızla tüm uzaya dağılmaktadırlar. Peki
  ışık ile az önce bahsettiğimiz elektronların hareketleri arasında nasıl bir
  bağlantı var, hemen açıklayalım.
  Bir cismin rengi, gerçekte o cisimden yansıyarak gözümüze ulaşan ışıkların bir
  karışımıdır. Genellikle kendi ışık yaymayan ve güneşten aldığı ışığı yansıtan
  bir cismin rengi, hem aldığı ışığa hem de bu ışık üzerinde yaptığı değişikliğe
  bağlıdır. Beyaz ışıkla aydınlatılan cisim “kırmızı” görünüyorsa güneş
  ışığındaki karışımın büyük bölümünü soğuruyor ve yalnız kırmızıyı yansıtıyor
  demektir. Burada “soğurmak”tan kastedilen şudur:
    Yukarıda da belirttiğimiz gibi atomdaki her bir yörüngenin altında bir de
    alt yörüngeler vardır ve elektronlar bu alt yörüngeler arasında seyahat
    yaparlar. Herbir alt yörüngenin bir enerji seviyesi vardır ve elektron
    bulunduğu alt yörüngenin enerji seviyesi kadar enerji taşımaktadır.
    Yörüngeler çekirdekten uzaklaştıkça enerjileri de artar. Elektron, bulunduğu
    alt yörüngeden yukarıda başka bir alt yörüngede, 1 elektronluk boş yer
    olduğunda bir anda yok olur. Ve üst enerji seviyeli alt yörüngede ortaya
    çıkar. Yalnız elektronun bu hareketi yapabilmesi için enerjisini geçiş
    yaptığı alt yörüngenin gerektirdiği enerjiye çıkartmalıdır. Elektron,
    enerjisini arttırmalıdır ve bunu da foton soğurarak (yutarak) yapar. Evet,
    elektron tıpatıp bu iki alt yörünge arasındaki enerji farkı kadar enerjiye
    sahip ışık parçacığı olan fotonu soğurur. Daha sonra da tekrar eski
    yörüngesine geri döner. Bu hareket sürekli devam eder….
  Güneşten çok çeşitli enerji seviyelerinde fotonlar gelmektedir. Ancak, bu
  fotonlar arasındaki görünür ışık, çok dar bir alanı kaplamaktadır. Güneşten
  gelen ışık parçacıkları maddeye çarptığında, işte ışığın bir kısmı yukarıda
  anlattığımız şekilde madde tarafından soğurulur, soğurulmayan diğer kısım ise
  maddeye çarpıp dışarı geri yansır. Nihayet, cisimden yansıyan ışık gözümüzün
  retinasına çarpar. Retinaya çarpan bu ışık işareti sinir akışına dönüşür ve
  beynimize kadar ulaşıp görüntüyü oluşturur.
  Durumu birkaç örnekle daha anlaşılır hale getirebiliriz: Bir Morpho Kelebeğini
  (Sarı Kelebek) ele alalım. Kelebekte pterin adı verilen pigmentler, sarı hariç
  bütün güneş ışığını soğurmaktadırlar. Kelebeğe çarpıp, kelebekteki pigment
  molekülünün elektronları tarafından soğurulmadan dışarı yansıtılan ışık
  parçacıkları, sahip oldukları enerji sarıya denk geldiği için beynimiz
  tarafından sarı renk olarak algılanmaktadır.
  Cismin rengi, ışık kaynağından gelen ışığın özelliğine ve sözkonusu cismin bu
  ışığın ne kadarını dışarı yansıttığına bağlıdır. Örneğin bir elbisenin rengi,
  güneş ışığında veya bir mağazada bakıldığında aynı değildir. Bir cisim şayet
  beynimiz tarafından siyah olarak algılanıyorsa, güneşten gelen bütün ışığı
  soğuruyor ve dışarı hiç ışık yansıtmıyor demektir. Aynı şekilde eğer cisim
  güneşten gelen ışığın tümünü birden yansıtıyor ve hiç ışık soğurmuyorsa
  beynimiz tarafından beyaz olarak algılanmaktadır. Bu durumda üzerinde dikkatle
  düşünülmesi gereken noktalar şunlardır:
  1-Cismin rengi, ışık kaynağından gelen ışığın özelliklerine bağlıdır.
  2-Cismin rengi, kendi yapısındaki moleküllerin elektronlarının hareketine, bu
  elektronların hangi ışığı soğurup hangisini soğurmayacağına bağlıdır.
  3-Cismin rengi, retinaya çarpan fotonu beynimizin nasıl algılayacağına
  bağlıdır.
  Bu şartlar altında, gördüğümüzün cismin gerçek hali olduğunu asla
  söyleyemeyiz. Cismin rengi kesinlikle görecelidir ve gördüğümüz rengin hangi
  aşamadaki halinin gerçek olduğundan emin olamayız.
  Bu noktada bir kere daha durup bir düşünelim.
  Gözle görülemeyecek kadar küçük bir madde olan atomun çekirdeğinin etrafında
  inanılmaz bir süratle dönen elektronlar, mevcut yörüngelerinden bir anda
  kaybolup alt-yörünge adı verilen bir başka mekana geçiyorlar. Bu geçiş için
  alt-yörüngede boş bir yerin olması da şart. Bu esnada ihtiyaç duydukları
  enerjiyi foton soğurarak temin ediyorlar. Sonra asıl yörüngelerine geri
  dönüyorlar. Bu hareket esnasında insan gözünün algılayabileceği renkler
  oluşuyor. Üstelik sayıları trilyonlarla ifade edilebilecek kadar çok atom,
  üstelik her saniye hiç durmadan bunu yapıyorlar. Bizler de hiç kesintisiz bir
  “görüntü” elde ediyoruz.
  Bu müthiş mekanizma, insan yapısı hiçbir makinenin işleyişine benzetilemez.
  Örneğin bir saat tek başına çok karmaşık bir mekanizmadır, ve saatin doğru
  olarak çalışabilmesi için tüm parçalarının (çarklar, dişliler, vidalar,
  somunlar, vs.) doğru yerlerde, doğru biçimde bulunması şarttır. Bu mekanizmada
  en küçük bir aksama, saatin işleyişine zarar verir. Fakat atomun yapısını ve
  elektronların yukarıda anlattığımız mekanizmasını, işleyişini düşününce, bir
  saatin yapısı çok hafif kalıyor. Dediğimiz gibi bu mekanizma hiçbir insani
  sistemle kıyaslanamayacak kadar karmaşık, mükemmel ve organize. Peki son
  derece sistematik biçimde işleyen, hiç aksamadan devam eden böyle bir sistem
  kendi kendine, tesadüfler sonucunda meydana çıkabilir mi? Ya da şöyle soralım:
  Issız bir çölde ilerlerken yerde işleyen bir saat görseniz, bunun toz, toprak,
  kum ve taşlardan şans eseri oluştuğunu düşünür müsünüz? Bunu hiç kimse
  düşünmez, çünkü saatteki tasarım ve akıl her yönüyle gözler önündedir. Oysa
  bir atomdaki tasarım ve akıl, yukarıda da söylediğimiz gibi insan yapısı
  herhangi bir mekanizmayla kıyaslanmayacak kadar üstündür. Bu aklın sahibi de
  büyük ilim sahibi, Bilen, Gören ve Yaratan Allah’tır.
  Bu bölümde bize verilen en büyük nimetlerden biri olan renklerin oluşumunu
  inceledik. ‘Renk’ kavramının var olmasından da anlaşıldığı gibi, Allah
  gördüğümüz ve göremediğimiz heryeri sonsuz bir sanatla yaratmış ve bizim
  haberimiz bile olmadığı halde sayısız sebebi bizim emrimize vermiştir. Daha
  önceden hiç bilmediğimiz, belki de öğrenmeyi hiç aklımıza getirmediğimiz
  renkler konusu, bilim ilerledikçe işte bu kadar detaylı olarak bize aktarılır.
  Bilimin, akıl ve vicdan sahibi her insanın Allah’ın varlığına inanmasına
  vesile olacağı bir gerçektir. Tüm bunlara rağmen evrenin her noktasında şahit
  olunan üstün sanatı ve aklı görmemezlikten gelenler olabilmektedir. Ünlü
  bilimadamı Louis Pasteur bu konuyla ilgili ilginç bir tespit yapmıştır:
  “Bilimin azı Allah’tan uzaklaştırır, ama çoğu, O’na götürür.”14
  İşte bizim de çevremizde gelişen sayısız olayla ilgili bilgimiz arttıkça her
  geçen gün Allah’ın ilmine olan hayranlığımız da artmaktadır. Bu hayranlık ise
  Allah’ın sonsuz kudretini, gücünü mümkün olduğunca idrak etme, ve dolayısıyla
  O’ndan gereği gibi korkup-sakınma yolunda çok önemli bir adımdır. İnsanın
  teknik bilgisi arttıkça, Allah’ın kendisini her yönden kuşattığını, gökten
  yere her işi onun düzenlediğini, kontrolünü elinde tuttuğunu, canının bir gün
  mutlaka alınacağını ve dünyada yaptıklarından hesaba çekileceğini
  kavrayabilir. Kuran bu durumu bir ayette şöyle açıklar:
    Allah’ın gökyüzünden su indirdiğini görmedin mi? Böylece biz onunla,
    renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı
    renkleri değişik ve siyah yollar (kıldık). İnsanlardan, hayvanlardan ve
    davarlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise
    Allah’tan ancak alim olanlar ‘içleri titreyerek-korkar’. Şüphesiz Allah,
    üstün ve güçlü olandır, bağışlayandır. (Fatır, 27-28)
  Parçacıkların Programlanmış Hareketi
  Buraya kadar, atomu oluşturan tüm parçacıkları inceledik. Bunların birçok
  özelliklerini gördük. Şimdi bu parçacıkların, daha önce bahsetmediğimiz ortak
  bir özelliğini ele alacağız: Spin Dönüşü.
  Atomu oluşturan parçacıkların kendi eksenleri etrafında olağanüstü bir hızla
  dönüşlerine “spin” denilmektedir. Parçacıkların spin hareketi ilk kez 1925
  yılında  farkedildi ve bu dönüş “Pauli Dışlama İlkesi” olarak anılmaya
  başlandı. Bu ilkeye göre, iki benzer parçacık aynı duruma sahip olamazlar,
  yani belirsizlik ilkesinin tanımladığı sınırlar içinde hem aynı konumda, hem
  de aynı hızda bulunamazlar. Bu kuralı şu şekilde açıklayabiliriz: Atom son
  derece  ufak  bir yapıdır ve o ufak yapının içinde de çok karmaşık bir trafik
  vardır. Eğer bu yapıyı oluşturan birbirine benzer parçacıklar aynı hızda ve  
  aynı yönde  hareket  etselerdi  ne olurdu, bir düşünelim:
    Önce, protonu oluşturan 3 kuarkı ele alalım: 3 kuark aynı anda, aynı hızda
    ve aynı yönde hareket ettikleri takdirde, artık 3 kuark diye bir şey kalmaz,
    hepsi de tek bir kuark halini alırlar. Böyle bir durumda da protonların
    oluşması mümkün olmaz ve çekirdek, yani dolayısıyla atom oluşamaz. Çünkü
    kuark bir enerjiden ibarettir. Madde gibi aynı yönde ve aynı  hızda hareket
    eden 3 ayrı enerji olabilmesi mümkün değildir. Bunların bir şekilde
    birbirlerinden ayrılmaları gerekir. Bu ayırım da ancak hareket
    farklılıklarıyla oluşabilmektedir. Ancak bu şartla, kuarklar (enerji
    paketçikleri), nötronları ve protonları oluşturabilirler. Şayet, kuarkların
    hepsi aynı yönde ve aynı hızda hareket etselerdi, ne protonlar, ne
    nötronlar, ne de çekirdek oluşabilirdi. Sonuç olarak, atomlar, moleküller
    dolayısıyla madde varolamazdı…
  Görüldüğü gibi, “spin” hareketi, şu ana kadar gördüğümüz diğer özellikler gibi
  evrenin oluşumunda son derece hayati bir öneme sahiptir. Prof. Stephen
  Hawking’in ifadesiyle;
    Eğer dünya, dışlama ilkesi olmadan yaratılsaydı kuarklar, birbirinden ayrı
    ve kesin tanımlı proton ve nötronları oluşturamazdı. Proton ve nötronlar da
    elektronlarla birlikte atomları oluşturamazdı. Hepsi, oldukça düzgün, yoğun
    bir “çorba” oluşturmak üzere biraraya çökerdi.15
  Bilim bugün atomaltı parçacıkların bu hareketlerini keşfetmiştir, ama
  parçacıkların neden böyle hareket ettiklerini bir türlü açıklayamamaktadır. Bu
  parçacıkların bu şekilde hareket edebilmeleri için, hareketlerinin sonucunda
  atomu oluşturacaklarını idrak edebilmeleri gerekir. Bu idrakin arkasından da
  ne şekilde hareket edeceklerine karar vermeleri yani bir strateji
  belirlemeleri şarttır. Hangi parçacık, hangi yönde ve hangi hızda hareket
  edecektir, son derece detaylı bir stratejiye ihtiyaç vardır ve bu belirlenir.
  Daha sonra sıra bu stratejiyi evreni oluşturan sonsuz sayıdaki parçacığa
  duyurmaya ve hepsinin bu stratejiye uymalarını sağlamaya gelmektedir. Strateji
  tüm parçacıklara duyurulur ve tüm parçacıklar ne şekilde hareket etmeleri
  gerektiğini öğrenirler.
  Şimdi, cevaplanması gereken çok önemli bir soru vardır ki bu soru bizi en başa
  döndürmektedir: Neden tüm parçacıklar bu stratejiye uymakta, yani itaat
  etmektedirler? Neden bir parçacık bile bu stratejiye uymamazlık etmemektedir?
  Tüm bu parçacıkların, burada saydıklarımızı uygulayabilecek şuur, akıl, irade
  ve zekaları mı vardır?
  Kütlesi bile olmayan, sadece enerjiden ibaret olan bu parçacıkların, hiç
  şüphesiz ne kendilerine ait bir akılları, ne de müstakil bir iradeleri var
  olabilir. Asıl var olan Allah’ın sonsuz aklı, sonsuz gücü ve sonsuz ilmidir.
  Allah, tüm bu parçacıklara, boyun eğdirmiş ve böylece evreni yaratmıştır. Bir
  ayet bu gerçeği bize şöyle bildirmektedir:
    ... Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur, tümü O’na gönülden boyun
    eğmişlerdir. (Bakara, 116)
  MADDEYE GİDEN İKİNCİ BASAMAK:  MOLEKÜLLER
  Maddeye giden ilk basamak olan atomlardan sonra ikinci basamak da
  moleküllerdir. Moleküller, bir maddenin kimyasal özelliklerini belirten en
  küçük birimleridir. Moleküller iki veya daha çok atomdan oluşur; bazıları da
  binlerce atom gruplarından oluşur. Bütün çeşitliliği ile madde, atomlardan
  meydana gelen moleküllerin çeşitli biçimlerde biraraya gelmeleriyle
  oluşmuştur.
  Atomların molekülleri oluşturması veya moleküllerin ayrışarak atomlarına
  ayrılması, genel olarak “kimyasal reaksiyon” olarak adlandırılır. Kimyasal
  reaksiyonlar laboratuvarlarda yapıldığı gibi, doğada, vücudumuzda, bir yemek
  fırınında, çamaşır makinasında, atmosferde vs. heryerde ve her an
  gerçekleşmektedir. Acaba atomlar nasıl ve neye göre kimyasal reaksiyona
  girerler?
  Atomları, molekül içinde elektromanyetik çekim kuvvetine dayalı kimyasal
  bağlar birarada tutar. Her atomun başka bir atomla özel bir birleşme
  kabiliyeti vardır. Bu birleşmeler, atomların dış yörüngelerindeki elektronlar
  aracılığıyla yapılır. Her yörüngenin alabileceği maksimum elektron sayısı
  sabittir. Her atom en dıştaki yörüngesini, alabileceği maksimum elektron
  sayısına tamamlama gayreti içindedir. Bunun için ya en dış yörüngesindeki
  elektronları maksimum sayıya tamamlamak için başka atomlardan elektron alır ya
  da en dış yörüngesinde az sayıda elektron varsa, bunları bir başka atoma
  vererek önceden tamamlanmış olan bir alt yörüngeyi en dış yörüngesi haline
  getirir. Atomların bu genel eğilimi, birbirleri arasında yaptıkları kimyasal
  reaksiyonların temel itici gücünü oluşturur. Birbirlerinin bu eğilimlerine
  karşılıklı birebir cevap verebilecek atomlar yanyana geldiklerinde gereken
  enerji de sağlandığı takdirde bahsettiğimiz alışverişi gerçekleştirirler. Bu
  alışveriş sonucunda aralarında kimyasal bir bağ kurulur. Atomların aralarında
  bu şekildeki bir kimyasal bağla oluşturdukları yapıya molekül adı veriyoruz.
    
        ÜÇ BENZER MOLEKÜL
        SONUÇ: ÜÇ ÇOK FARKLI MADDE
        Moleküller arasındaki birçok atomluk bir farklılık bile, çok değişik
        sonuçlar oluşturur. Örneğin şimdi vereceğimiz iki moleküle dikkatle bir
        bakın. İkisi de birbirine çok benziyor, ancak karbon ve hidrojen
        sayılarında çok ufak farklılıklar var. Ama sonuç iki zıt madde
        oluşturmaya yetişiyor:
        C18H24O2  ve  C19H28O2
        Bu moleküller nedir, bir tahminde bulunabiliyor musunuz? Hemen
        söyleyelim: Birincisi Östrojen, ikincisi ise Testostoren'dur. Yani biri
        kadınlık, diğeri de erkeklik hormonudur. Birkaç atomluk bir fark bile,
        hayret verici biçimde, cinsiyet farklılıklarına sebep olmaktadır.  
        Şimdi, vereceğimiz formüle bir bakın:
        C6H12O2
        Yukarıdaki molekül, öströjen ve testeron hormonları moleküllerine ne
        kadar da benziyor, değil mi? Peki, bu molekül nedir? Başka bir hormon
        mu?
        Hemen cevaplayalım: Bu molekül şeker molekülüdür.  
        Aynı çeşit elementlerden oluşan bu üç molekül örneğinde, atom
        sayılarındaki farklılığın, ne derece farklı moddeler oluşturabildiğini
        çok net olarak gördük. Bir tarafta cinsiyet oluşturan hormonlar, bir
        diğer tarafta da temel besin maddesi şeker var.

  Atomun içindeki dengelerin, parçacıkların birbirleriyle etkileşimlerinin ve
  atoma etki eden kuvvetlerin aralarındaki ilişkilerin bir tanesi bile tesadüfle
  açıklanamaz. Düşünün ki evrende var olan herşey atomlardan oluşmuştur. Bu
  atomlar öyle küçüktürler ki tek bir toplu iğne ucundaki atomların sayısı bile
  trilyonları aşmaktadır. O halde tüm evrendeki atomların sayısı telaffuz dahi
  edilemeyecek bir miktardadır. Bu kadar çok sayıdaki atomun herbirinin içinde,
  insan aklının sınırlarının çok ötesinde bir faaliyet vardır. Bu düzenli
  faaliyet ise, elbette ki tesadüfler neticesinde atomun içine girip yerleşmiş
  olamaz.
    
        Evrenin Hammaddeleri ve Periyodik Cetvel
        Doğada bulunan 92 adet ve laboratuvarlarda oluşturulan 17 adet farklı
        element "Periyodik Cetvel" diye adlandırılan bir tabloda, proton
        sayılarına gore yerleştirilmişlerdir.
        İlk bakışta, Periyodik tablo birer, ikişer harflı alt ve üst köşelerinde
        rakamlar yazan kutucuklardan ibaret gibi gözükebilir. Ama, bu tabloya,
        şu an solumakta olduğumuz hava ve bedenimiz dahil tüm evren sığmaktadır.

  Kimyasal Bağlar
  Az önce bahsedildiği gibi, atomlar son yörüngelerindeki elektron sayılarını
  maksimuma tamamlama amacındadırlar. Bu amaçlarını da, diğer atomlarla 3 çeşit
  bağ kurarak gerçekleştirirler. Bunlar iyonik bağ, kovalent bağ ve metalik
  bağdır. Bu bağların özellikleri nedir ve nasıl kurulurlar, kısaca ele alalım.
    
        
        Yukarıda bir kovalent bağ, aşağıda ise bir iyonik bağ örneği
        görülmektedir.

  Atom, eğer dış yörüngesinde 4’ten az elektronu varsa bunları verme, 4’ten
  fazla elektronu varsa dışarıdan elektron alma eğilimindedir. Atomların bu
  şekilde birbirleriyle elektron alıp-vererek birleşmeleri “iyonik bağ” olarak
  isimlendirilir.
  Eğer 2 tane atom, dış yörüngelerindeki elektronları ortak kullanırsa buna
  “kovalent bağ” denir. Kovalent bağın daha iyi anlaşılabilmesi için kolay bir
  örnek verelim: Hidrojen atomunda tek bir elektron vardır. Daha önce elektron
  yörüngelerinden bahsederken de belirttiğimiz gibi atomların ilk yörüngelerinde
  en fazla 2 elektron taşınabilir. Hidrojen atomu tek bir elektrona sahiptir ve
  elektron sayısını 2’ye çıkarıp kararlı bir atom olma eğilimindedir. Bu yüzden
  hidrojen atomu 2’nci bir hidrojen atomuyla kovalent bağ yapar. Yani, 2
  hidrojen atomu da birbirlerinin tek elektronlarını 2. elektron olarak
  kullanır. Böylece H2 molekülü oluşur.
  Eğer çok sayıda atom, birbirlerinin elektronlarını ortaklaşa kullanarak
  birleşiyorlarsa bu kez “metalik bağ” sözkonusudur.
  Acaba tüm bu bağlarla, kaç farklı bileşik oluşabilmektedir?
  Laboratuvarlarda, hergün yeni yeni bileşikler oluşturulmaktadır. Ancak şu an
  için yaklaşık 2 milyon bileşikten bahsetmek mümkündür.16 En basit kimyasal
  bileşik, hidrojen molekülü kadar ufak olabildiği gibi, milyonlarca atomdan
  oluşan bileşikler de vardır.
  Bir element acaba en fazla kaç değişik bileşik oluşturabilir? Bu sorunun
  cevabı oldukça ilginçtir. Çünkü bir tarafta hiçbir elementle birleşmeyen bazı
  elementler (soygazlar) vardır. Diğer tarafta ise 1.700.000 bileşik
  oluşturabilen karbon atomu vardır. Toplam bileşik sayısının 2 milyon kadar
  olduğunu tekrar hatırlarsak, 109 elementin 108’i toplam 300.000 bileşik
  yapmaktadırlar. Ancak karbon olağanüstü bir şekilde tek başına tam 1.700.000
  bileşik yapabilmektedir.
    
  Canlı Hayatının Temel Taşı: Karbon Atomu
  Karbon, canlı hayatı için en hayati elementtir. Çünkü bütün canlı maddeler
  karbon bileşiklerinden oluşmuşlardır. Bizlerin varlığı için bu kadar önemli
  olan karbon atomunun özelliklerini sayfalarca yazsak bitiremeyiz, nitekim
  kimya bilimi de henüz bu özelliklerin tümünü keşfedebilmiş değildir. Biz
  burada karbonun çok önemli birkaç özelliğinden bahsedeceğiz.
  Karbonun rekor sayıda (1.7 milyon)  bileşik yapabilmesinin sebebi nedir?
  Karbonun en önemli özelliklerinden birisi, birbiri ardınca dizilerek çok kolay
  zincir oluşturabilme özelliğidir. En kısa karbon zinciri 2 karbon atomundan
  oluşur. En uzun zincirin kaç karbon atomundan oluştuğu konusunda kesin bir
  rakam verilemez, ancak yaklaşık olarak 70 halkalı bir zincirden
  bahsedilebilir.17 Karbon atomundan sonra en uzun zincir oluşturabilen atomun,
  6 halka ile silisyum atomu olduğunu düşünürsek, karbon atomundaki olağanüstü
  durum daha iyi farkedilebilir.
  Karbonun bu kadar çok halkalı zincir yapabilmesinin sebebi, zincirlerinin
  sadece düz çizgi şeklinde olmamasıdır. Zincirler dallar halinde de
  olabilirler, çokgenler de oluşturabilirler.
  Bu noktada, zincirin şeklinin önemi çok büyüktür. İki karbon bileşiğinde, eğer
  karbon atomu sayısı aynı olup da bileşiklerin zincir biçimleri farklıysa,
  ortaya 2 farklı madde çıkmaktadır. Karbon atomunun, yukarıda saydığımız
  özellikleri ile, canlı hayatı için çok büyük önemi olan moleküller
  yaratılmaktadır.
    
  Yanyana Gelen Her Atom Hemen Reaksiyona Girseydi Ne Olurdu?
  Az önce tüm evrenin 109 elementin atomlarının birbirleriyle reaksiyona
  girmeleri sonucu oluştuğunu söylemiştik. Burada, üzerinde dikkatle durulması
  gereken bir nokta vardır; o da, tepkimenin oluşabilmesi için çok önemli bir
  koşulun gerçekleşmesi gerektiğidir.
  Örneğin, oksijenle hidrojen her biraraya geldiğinde su oluşmaz. Ya da demir
  havayla temas eder-etmez hemen paslanmaz. Eğer öyle olsaydı, katı ve parlak
  bir metal olan demir, birkaç dakika içinde yumuşak bir toz olan demir okside
  dönüşürdü. Durum böyle olmasaydı yeryüzünde metal diye bir madde kalmazdı. Çok
  tuhaf bir dünyada yaşardık. Yanyana gelen 2 maddenin atomları hemen tepkimeye
  girerdi. Böyle bir durumda ise, koltuğa bile oturmanız mümkün olamazdı. Çünkü
  koltuğu oluşturan atomlarla vücudunuzu oluşturan atomlar hemen tepkimeye girer
  ve koltuk-insan arası bir varlık (!) olurdunuz. Şüphesiz ki, böyle bir dünyada
  canlı hayatın varlığı sözkonusu bile olamazdı. Acaba, böyle bir sonucun
  yaşanmasını ne engellemektedir?
  Bir örnekle açıklamak gerekirse, hidrojen ve oksijen molekülleri oda
  sıcaklığında çok yavaş tepkimeye girerler, yani “su” oda sıcaklığında çok
  yavaş oluşur. Ancak, ortamdaki sıcaklık arttığında moleküllerin enerjileri de
  artar ve tepkime hızlanır, yani su daha hızlı oluşur.
  Bilimadamları bu durumu açıklayabilmek için, “Aktifleşme Enerjisi” diye
  adlandırdıkları bir kavram ortaya atmışlardır. Bu kavram, moleküllerin
  tepkimeye girebilmeleri için gerekli enerji sınırını ifade etmektedir. Su
  örneğinde görüldüğü gibi, hidrojen ve oksijen moleküllerinin tepkimeye girip
  suyu oluşturabilmeleri için, enerjilerinin aktifleşme enerjisinden yüksek
  olması gerekmektedir.
  Düşünün ki, yeryüzündeki sıcaklık biraz daha yüksek olsaydı atomlar çok çabuk
  tepkimeye girerdi ve doğadaki denge de bozulurdu. Ancak tersi olsaydı,
  yeryüzündeki sıcaklık daha düşük olsaydı, bu durumda da atomlar tepkimeye
  girmekte çok ağır kalacaklar ve doğadaki dengeler yine bozulacaktı. Bundan da
  anlaşıldığı gibi Dünya’nın güneş sistemindeki konumu, tam olarak canlı
  hayatına uygun olacak bir noktadadır. Elbette ki canlılık için gereken hassas
  dengeler bununla kısıtlı değildir. Dünyanın eksenindeki eğim, kütlesi, yüzey
  genişliği, atmosferindeki gazların oranı, uydusu ay ile arasındaki mesafe ve
  daha sayabileceğimiz birçok faktör, sadece ve sadece şu andaki değerleriyle
  mevcut olduklarında canlıların hayatta kalması mümkün olmaktadır. Bundan da
  anlaşılan, tüm bu faktörlerin hepsinin birbiri ardınca tesadüflerle
  olmayacağı, hepsinin de canlıların tüm özelliklerini bilen üstün bir kudret
  tarafından bilinçli bir şekilde varedildikleridir.
  Kuşkusuz bilimin bu noktada verdiği cevap, karşı karşıya bulunduğu fizik
  kurallarına bir isim takmaktan ibarettir. En başta da belirttiğimiz gibi bu
  tür olaylarda ne, nasıl, ne şekilde gibi soruların pek bir anlamı yoktur. Bu
  sorularla ulaşabildiğimiz ancak, zaten var olan bir kuralın detaylarıdır. Bu
  kuralın niçin ve kim tarafından varedildiği bilim açısından yine bir
  muammadır.
  İşte bilimin cevap veremediği bu noktada, aklı ve vicdanıyla bakan bir göz
  için durum son derece açıktır: Hiçbir şekilde tesadüflerle açıklanamayacak
  olan evrendeki kusursuz dengeler, üstün bir aklın ve iradenin dilemesi sonucu
  gerçekleşmiştir.
    
  MUCİZE BİR MOLEKÜL: SU
  Dünyamızın üçte ikisi su ile kaplıdır ve yeryüzünde yaşayan bütün canlıların
  %50-%95’i sudan oluşmaktadır. Kaynama noktasına yakın sıcaklıktaki kaynaklarda
  yaşayan bakterilerden tutun da, erimekte olan buzulların üzerindeki bazı özel
  yosunlara kadar, suyun olduğu heryerde ve her sıcaklıkta hayat vardır.
  Yağmurdan sonra yapraklar üzerinde kalan bir su damlacığında bile binlerce
  mikroskopik canlı doğar, çoğalır ve ölür.
  Yeryüzünde hiç su olmasa yeryüzü nasıl görünürdü? Şüphesiz her yer çölden
  ibaret olurdu, denizlerin yerlerinde dipsiz ve ürkütücü çukurlar yeralırdı.
  Gökyüzü de bulutsuz ve çok  garip renkte görülürdü.
  Yeryüzündeki hayatın temeli olan suyun oluşabilmesi ise aslında son derece
  zordur. Öncelikle suyun bileşenleri olan hidrojen ve oksijen moleküllerini bir
  cam kabın içinde düşleyelim. O kabın içinde çok uzun bir süre bırakalım. Bu
  gazlar kabın içinde yüzlerce yıl bile hiç su oluşturmayabilirler. Oluştursalar
  da çok yavaş olarak, mesela binlerce yıl sonra kabın dibinde çok az su
  farkedilebilir.
  Böyle bir durumda suyun bu derece yavaş oluşmasının sebebi sıcaklıktır. Oda
  sıcaklığında oksijenle hidrojen çok yavaş tepkimeye girerler .
  Oksijen ve hidrojen, serbest halde iken H2 ve O2 molekülleri halinde
  bulunurlar. Bu moleküllerin su molekülünü oluşturmak için birleşmeleri için
  çarpışmaları gerekir. Bu çarpışma sonucunda, hidrojen ile oksijen molekülünü
  oluşturan bağlar zayıflar ve oksijen ile hidrojen atomlarının birleşmesine
  engel kalmaz. Sıcaklık, bu moleküllerin enerjisini, dolayısıyla hızlarını
  arttırdığı için çarpışmaların sayısını da büyük ölçüde arttırır. Böylece,
  tepkimenin hızlı ilerlemesini sağlar. Ancak, şu anda yeryüzünde suyun
  oluşmasını sağlayacak kadar yüksek ısı yoktur. Suyun oluşması için gerekli
  olan ısı, dünya oluşurken sağlanmış ve dünyanın dörtte üçlük kısmını oluşturan
  su o zaman oluşmuştur. Artık bu su kaynakları buharlaşarak atmosfere
  yükselmekte, orada da soğuyarak yağmur şeklinde yeniden yeryüzüne dönmektedir.
  Yani mevcut miktara yeni bir ilave olmaz, sadece bir çevrim yaşanır.
  Su, kimyasal olarak pekçok olağanüstü özelliğe sahiptir. Herbir su molekülü
  hidrojen ve oksijen atomlarının birleşmesiyle oluşmuştur. Biri yakıcı, diğeri
  de yanıcı olan iki gazın birleşerek bir sıvıyı, hem de suyu oluşturuyor
  olmaları oldukça ilginçtir.
  Kimyasal olarak suyun nasıl oluştuğuna gelince; suyun elektrik yükü sıfır yani
  nötrdür. Ancak oksijen ve hidrojen atomlarının büyüklüklerinden dolayı su
  molekülünün oksijen tarafı hafifçe eksi, hidrojen tarafı da hafifçe artı
  yüklüdür. Birden fazla su molekülü biraraya geldiğinde artı ve eksi yükler
  birbirini çekerek “hidrojen bağı” denilen çok özel bir bağı oluşturur.
  Hidrojen bağı çok zayıf bir bağdır ve ömrü aklımızın  kavrayamayacağı kadar
  kısadır. Bir hidrojen bağının ömrü, yaklaşık olarak bir saniyenin yüzmilyarda
  biri kadardır. Ama bağlardan biri kırıldığında hemen bir diğer bağ oluşur.
  Böylece su molekülleri birbirlerine yapışırlar ve diğer taraftan zayıf bir
  bağla birbirlerine bağlandıklarından akışkan olurlar.
  Hidrojen bağlarının suya kattığı bir başka özellik de, suyun sıcaklık
  değişimlerine direnç göstermesidir. Havanın sıcaklığı aniden artsa bile suyun
  sıcaklığı yavaş yavaş artar, aynı şekilde havanın sıcaklığı aniden düşse bile
  suyun sıcaklığı yavaş yavaş düşer. Suyun sıcaklığının önemli oranda
  oynayabilmesi için çok büyük miktarlarda ısı enerjisine ihtiyaç vardır. Suyun
  ısı enerjisinin bu derece yüksek olmasının canlı hayatına sağladığı çok büyük
  faydalar vardır. Çok basit bir örnek verecek olursak, vücudumuzda çok büyük
  oranda su vardır. Su eğer havadaki ani sıcaklık iniş ve çıkışlarına aynı
  oranda uysaydı aniden ateşimiz çıkardı veya aniden donardık.
  Aynı şekilde, suyun buharlaşmak için de çok büyük bir ısı enerjisine ihtiyacı
  vardır. Su buharlaşırken, çok ısı enerjisi kullandığı için suyun sıcaklığında
  eksilme olur. Yine insan vücudundan bir örnek verecek olursak; vücudumuzun
  normal sıcaklığı 36oC’dir ve dayanabileceğimiz en yüksek sıcaklık 42oC’dir.
  Aradaki bu 6oC’lik aralık çok küçük bir aralıktır ve birkaç saat güneş altında
  çalışmak vücut sıcaklığını bu kadar arttırabilir. Ancak vücudumuz terleyerek,
  yani içindeki suyu buharlaştırarak çok büyük miktarda ısı enerjisi harcar ve
  vücut sıcaklığı düşer. Vücudumuz otomatik olarak çalışan böyle bir mekanizmya
  sahip olmasaydı, birkaç saat güneş altında çalışmak bile bizler için öldürücü
  olurdu.
    
        Yandaki şemada solda tek bir su molekülü, sağda ise birbirleriyle
        'hidrojen bağı' oluşturmuş su molekülleri görülmektedir.

  Hidrojen bağlarının suya kazandırdığı bir başka olağanüstü özellik, suyun sıvı
  iken katı haline oranla daha yoğun olmasıdır. Halbuki, yeryüzündeki maddelerin
  çoğu katı iken sıvı haline oranla daha yoğundur. Ancak, su diğer maddelerin
  tersine donarken genleşir. Bunun sebebi hidrojen bağlarının su moleküllerinin
  birbirlerine sıkı şekilde bağlanmasını engellemesi ve arada birçok boşluğun
  kalmasıdır. Su sıvı iken hidrojen bağları kırıldığından oksijen atomları
  birbirine yaklaşır ve daha yoğun bir yapı elde edilir.
  Bu durum aynı şekilde buzun sudan daha hafif olmasını da beraberinde getirir.
  Normalde herhangi bir metali eritip içine aynı metalden birkaç katı parça
  atsanız, bu parçalar hemen dibe çöker. Ancak suda durum farklıdır. Onbinlerce
  ton ağırlığındaki buz dağları suyun üzerinde mantar gibi yüzmektedirler. Peki
  suyun bu özelliğinin ne gibi bir faydası olabilir?
  Bu soruyu bir ırmak örneği ile cevaplayalım: Havalar çok soğuduğunda ırmaktaki
  suyun tamamı değil, sadece üzeri donar. Su, +4oC’de en ağır halindedir ve bu
  dereceye ulaşan su hemen dibe çöker. Suyun üzerinde ‘katman halinde buz’
  oluşur. Bu katmanın altında su akmaya devam eder ve +4oC canlıların
  yaşayabileceği bir sıcaklık olduğu için sudaki canlılar bu sayede hayatlarını
  sürdürürler.
  Buraya kadar bahsettiğimiz, Allah’ın suya vermiş olduğu muhteşem özellikler;
  yeryüzünde canlı hayatının varolabilmesini mümkün kılan özelliklerdir.
  Aşağıdaki ayette de görebileceğiniz gibi, üstün bir yaratılış örneği olan su,
  Allah tarafından, insanın ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olarak gökten
  indirilmiştir. Kuran’da Allah’ın insanlara sunduğu bu büyük nimetin önemi
  şöyle bildirilmiştir:
    Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki)
    hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin,
    hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda,
    düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl, 10-11)
  Suyun Kimya Kurallarını Altüst Eden Özelliği
  Hepimizin de bildiği gibi su 100oC sıcaklıkta kaynar ve 0oC sıcaklıkta donar.
  Ancak, normal şartlarda suyun 100oC değil,  -80oC kaynaması gerekirdi. Neden
  mi?
  Periyodik tabloda aynı gruptaki elementlerin özellikleri, hafif elementten
  ağır elemente doğru düzenli değişiklikler gösterir. Bu düzenlilik, özellikle
  hidrojen bileşiklerinde hakimdir. Periyodik tabloda oksijenin bulunduğu grupta
  bulunan elementlerin bileşikleri hidrid diye adlandırılır. Su, aslında oksijen
  hidrid’dir. Bu gruptaki diğer elementlerin hidridleri su molekülü ile aynı
  molekül yapısına sahiptirler.
  Bu bileşiklerin kaynama noktaları kükürtten başlayıp daha ağır olanlara doğru
  düzenli bir şekilde değişir; ancak umulmadık bir şekilde suyun kaynama noktası
  bu dizinin dışına çıkar. Su (oksijen hidrid) olması gerekenden 180oC daha
  yüksekte kaynar. Bir diğer şaşırtıcı durum da suyun donma noktası ile
  ilgilidir: Yine periyodik sistemdeki düzene göre, suyun -100oC sıcaklıkta
  katılaşması gerekir. Ancak su bu kuralı bozar ve olması gerekenden 100oC
  yukarıda, yani 0oC de buz haline gelir.
  Eğer su, periyodik sistemdeki düzene göre hareket etseydi, yeryüzünde sadece
  buhar olarak bulunurdu. Bu noktada; niçin hidritlerden başka biri değil de,
  sadece suyun (oksijen hidrit) periyodik sistem kurallarına uymadığı  sorusu
  akla gelmektedir.
  Gerek fizik kuralları, gerek kimya kuralları ya da kural olarak
  nitelendirdiğimiz ne varsa; insanların, evrendeki olağanüstü dengenin ve
  yaratılışın sebebini açıklama gayretinden başka şeyler değildirler. Bu
  kurallar, her ne kadar süslü isimlerle anılsalar da, bu isimler bu kuralların
  gerçekten işlediğini ispatlamaz. Nitekim, az önce ele aldığımız gibi, “su”
  evrende canlı yaşamın var olabilmesine en uygun şekilde ve kimya kurallarını
  alt-üst edecek şekilde yaratılmıştır. Aşağıdaki ayette de bildirildiği gibi;
  Allah, gökte ve yerde ne varsa, herşeye bizler için boyun eğdirmiştir. “Su” da
  bu boyun eğdirişe çok güzel bir örnektir.
    Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için
    boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler
    vardır. (Casiye, 13)
  Koruyucu Tavan:  Ozon
  Soluduğumuz hava, yani aşağı atmosfer büyük ölçüde oksijen gazından oluşur.
  Burada oksijenden kastettiğimiz O2 gazıdır. Yani oksijen molekülleri 2’şer
  atomdan oluşmuştur. Ancak, oksijen molekülü bazen 3’er atomdan da
  oluşabilmektedir. Bu durumda bu molekül artık oksijen değil “Ozon” olarak
  isimlendirilir, zira bu iki gaz birbirlerinden çok farklıdırlar.
  Hemen burada üzerinde durulması gereken bir nokta vardır: İki oksijen atomu
  birleşince ‘Oksijen gazı’ oluşmaktadır da, niçin üç oksijen atomu birleşince
  ‘Ozon gazı’ diye farklı bir gaz oluşmaktadır? Sonuçta iki de olsa, üç de olsa
  birleşen oksijen atomu değil midir? O zaman, neden ortaya iki farklı gaz
  çıkmaktadır? Bu soruyu cevaplamadan önce, bu iki gazın ne yönden farklı
  olduklarını ele alıp, sonra cevap vermek daha yerinde olacaktır:
  Oksijen gazı (O2) aşağı atmosferde bulunur ve solunum yoluyla yeryüzündeki tüm
  canlılara hayat verir. Ozon gazı (O3) ise, zehirli ve çok kötü kokulu bir
  gazdır. Atmosferin en üst tabakalarında bulunur. Eğer, oksijen yerine ozon
  solumak zorunda olsak hiçbirimiz yaşayamazdık.
  Ozon, yukarı atmosferdedir; çünkü orada canlı yaşamı için çok hayati bir
  fonksiyonu vardır. Atmosferin yaklaşık 20 km. yukarısında tüm dünyayı bir
  kuşak gibi sarıp sarmalayan bir tabaka oluşturur.18 Böylece güneşten gelen
  kızılötesi ışınları emerek yeryüzüne tam kuvvetle ulaşmalarını engeller.
  Kızılötesi ışınlar çok yüksek enerjiye sahip oldukları için yeryüzüne bu
  biçimde ulaşırlarsa, yeryüzündeki herşey yanar ve dünyada hayat varolamaz.
  İşte bu yüzden ozon tabakası atmosferde koruyucu bir zırh görevi görmektedir.
  Yeryüzündeki canlı hayatın varolabilmesi için solunum yapabilmesi ve zararlı
  güneş ışınlardan korunabilmesi gerekmektedir. Ve bu sistemi oluşturan ancak ve
  ancak her atoma, her moleküle hakim olan Allah’tır. Allah’ın izni olmaksızın,
  hiçbir güç bu atomları oksijen ve ozon gazı molekülleri olarak biraraya
  getiremezdi. Yine Allah’ın izni olmaksızın, hiçbir güç oksijen gazını aşağı
  atmosferde ve ozon gazını da yukarı atmosferde tutamazdı.
    
  Tattığımız Ve Kokladığımız Moleküller
  Tat ve koku duyuları, insanın dünyasını güzelleştiren algılardır. Bu
  duyulardan alınan zevk çok eski çağlardan beri merak konusu olmuş ve bunların
  aslında molekül etkileşimleri oldukları yeni yeni keşfedilmiştir.
  Tat ve koku dediğimiz algılar, aslında çeşitli moleküllerden başka bir şey
  değildir. Örneğin vanilya kokusu, çeşitli meyve ve çiçek kokularının hepsi
  uçucu moleküllerden ibarettir. Atomlar bir yandan canlı ve cansız maddeyi
  oluştururken, diğer taraftan da maddeye lezzet katmaktadır. Peki bu nasıl
  gerçekleşmektedir?
    
        
        Soldaki resim kötü bir koku molekülüne, sağdaki ise güzel bir koku
        molekülüne aittir. Görüldüğü gibi güzel koku ile çirkin kokuyu
        birbirinden ayıran gözle görülmeyen alemdeki bu ufacık farklardır.

  Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burun epitelyum denilen
  bölgesindeki titrek tüylerinde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda
  etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimizde koku olarak algılanır. 2-3
  cm2’lik bir koku alma zarıyla kaplı burun boşluğumuzda şu ana kadar yedi tip
  farklı alıcı tespit edilebilmiştir. Bu alıcılardan herbirine temel bir koku
  denk düşer. Aynı şekilde insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip
  kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, şekerli, ekşi ve acı tatlarına karşılık
  gelir. İşte tüm duyu organlarımızın alıcılarına gelen moleküller beyin
  tarafından kimyasal sinyaller olarak algılanır.
  Günümüzde tat ve kokunun nasıl algılandığı konusu yeteri kadar
  anlaşılabilmiştir ama bilimadamları neden bazı maddelerin çok, bazı maddelerin
  az koktuğu, neden bazılarının tatlarının hoş ve bazılarının da kötü olduğu
  konusunda bir görüş birliğine varamamışlardır.
  Bir düşünelim. Kahverengi, sadece kendine has kötü bir kokusu olan topraktan
  yüzlerce çeşit, hoş kokulu ve lezzetli meyveler ya da binlerce renk, biçim ve
  kokuda çiçek oluşmaktadır. Hiçbir kokunun, hiçbir lezzetin varolmadığı bir
  dünyada da yaşıyor olabilirdik. Lezzet ve koku kavramını bilmediğimiz için de,
  bu algılara sahip olmayı istemek aklımıza bile gelmezdi. Atomlar bir yandan
  maddeyi oluşturmak için olağanüstü bir şekilde biraraya gelirken, neden tat ve
  koku oluşturmak üzere de ayrıca biraraya gelirler? Tat ve kokunun var olması
  insanlar için temel bir ihtiyaç değildir. Ama muhteşem bir sanatın ürünü
  olarak dünyamıza apayrı bir lezzet boyutu katmaktadırlar.
  Diğer canlılarla bir karşılaştırma yaparsak,  kimi canlılar sadece ot,
  kimileri de daha farklı maddeler yerler. Şüphesiz ki bunların ne hoş bir
  kokuları, ne de hoş lezzetleri vardır. Bizler de gayet tabii, onlar gibi tek
  çeşit gıda ile beslenebilirdik. Ömrünüzün sonuna kadar sadece tek bir çeşit
  yemek yeseydiniz ve yalnızca su içseydiniz hayatınız nasıl olurdu?
  Bu açıdan renk ve koku, diğer tüm nimetler gibi, sonsuz lütuf ve ikram sahibi
  Yaratıcı’nın insana karşılıksız sunduğu nimetlerindendir. Yalnızca bu iki
  algının varolmaması dahi insanın hayatını büyük ölçüde tatsızlaştırmaya
  yeterdi. Kendisine verilen tüm nimetlere karşın, İnsana düşen ise kendisini
  her yönden kuşatmış böyle sonsuz bir ikram karşısında Rabbi’ne gereği gibi
  teşekkür ederek, O’nun dilediği gibi bir kul olmaya çalışmaktır. Böyle bir
  tutum karşısında Rabbi kendisine, bu dünyada yalnızca numunelerini sunduğu
  nimetlerin çok daha üstünlerini sınırsız bir biçimde barındıran ebedi bir
  hayatı vaadetmektedir. Aksine, yani nankör, umursuz, Rabbi’nden gaflet içinde
  geçirilen bir yaşamın karşılığı ise şüphesiz yine bu tutuma layık adaletli bir
  karşılık olacaktır:
    Rabbiniz şöyle buyurmuştur:’Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size
    arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek
    şiddetlidir. (İbrahim, 17)
  Maddeyi Nasıl Algılıyoruz?
  Buraya kadar okuduklarımız, maddesel varlığın hiç de zannettiğimiz gibi
  olmadığını ortaya koydu. Evet, madde sandığımız şey, gerçekte bir enerji
  yumağından, dev bir boşluktan başka birşey değildir. Kendi bedenimiz, odamız,
  evimiz, hatta dünya ve tüm evren aslında bir enerji bulutundan ibarettir. O
  zaman, çevremizdeki bunca şeyi gözle görünür ve elle tutulur kılan nedir?
  Çevremizdekileri madde olarak algılamamızın sebepleri, atomların
  yörüngelerindeki elektronların fotonlarla çarpışmaları, atomların birbirlerini
  itmeleri veya çekmeleridir.
  Şu anda elinizde tuttuğunuzu sandığınız kitabı aslında tutamamaktasınız.
  Gerçekte elinizin atomları kitabın atomlarını itmektedir ve bu itmenin
  şiddetine göre de dokunma hissiniz gerçekleşmektedir. Çünkü atomların
  yapısından bahsedilirken de belirtildiği gibi atomlar birbirlerine maksimum
  bir atomun çapı kadar yaklaşabilirler. Üstelik birbirlerine bu kadar
  yaklaşabilen atomlar, ancak beraber reaksiyona giren atomlardır. Şu halde,
  aynı maddenin atomları bile birbirlerine kesinlikle dokunamazlarken bizler
  elimizle tuttuğumuz, sıktığımız veya tutup-havaya kaldırdığımız maddeye asla
  dokunamayız. Kaldı ki, elimizdeki maddeye maksimum yaklaşmamız mümkün olsaydı
  bile bu maddeyle kimyasal reaksiyona girerdik. Böyle bir durumda insan veya
  başka bir canlı için bir saniye bile varlığını sürdürmek sözkonusu olamazdı.
  Canlı ayak bastığı, oturduğu veya dayandığı madde ile hemen kimyasal
  reaksiyona girer ve garip bir varlık olurdu.
  Bu durumda ortaya çıkan manzara son derece düşündürücüdür: Gerçekte, %99.95’i
  boş olan ve neredeyse sadece enerjiden ibaret olan atomlardan oluşan bir
  dünyada yaşıyoruz.19 ‘Dokunuyoruz ve tutuyoruz’ dediğimiz şeylere de aslında
  hiçbir zaman dokunamıyoruz. Peki ya gördüğümüz, duyduğumuz veya kokladığımız
  maddeyi ne derece algılıyoruz? Bu maddeler, gerçekte gördüğümüz-duyduğumuz
  gibi midir?
  Kesinlikle hayır... Elektronlardan ve moleküllerden bahsederken bu konuyu ele
  almıştık. Burada tekrar hatırlatacak olursak; var dediğimiz, gördüğümüz
  maddeyi direkt olarak görmemiz asla mümkün olmamaktadır. Çünkü güneşten veya
  başka bir ışık kaynağından gelen ışık taneciklerinin (fotonlarının) maddeye
  çarpması ve bu maddenin gelen ışığın bir kısmını soğurması ve kalanı dışarı
  vermesi sonucu bizim gözümüze çarpan (yani bir anlamda maddeden yansıyan)
  fotonlar beynimizde görüntü oluşturmaktadırlar. Yani gördüğümüz madde ancak
  bizim gözümüze yansıyan fotonların taşıdığı bilgiden ibarettir. Bu bilgiler
  maddeyle ilgili bilginin tamamını ne derece yansıtmaktadırlar? Eksik veya
  fazla bu bilgilerin bizlere kesin olarak dışarıdaki maddenin gerçek halini
  gösterdiğine dair elimizde hiçbir kanıt yoktur.
  Şu açıdan bakıldığında konu daha netlik kazanacaktır: 21.yy’a girdiğimiz şu
  günlerde bilim öyle bir noktaya varmıştır ki, artık maddenin %99.95’inin
  boşluk olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, bu gerçek apaçık gözümüzün
  önünde durmaktayken, bizler maddeyi %100 dolu (somut bir gerçek) olarak
  algılamaktayız. Bu durum bize algılarımızın beynimize verdiği mesajların dış
  dünyayı olduğu gibi yansıtmamakta olduğunu çok net olarak göstermektedir.


  KAYNAKLAR:
  5.  Jean Guitton, Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları 1993, s.62.
  6.  İbid, s.62.
  7.  İbid, s.62.
  8.  Ümit Şimsek, Atom, Yeni Asya Yayınları, s.7.
  9.  Taşkın Tuna, Uzayın Ötesi, Boğaziçi Yayınları 1995, s.53.
  10. Jean Guitton, Tanrı ve Bilim, Simavi Yayınları 1993, s.62.
  11. Taşkın Tuna, Uzayın Ötesi, Boğaziçi Yayınları 1995, s.52.
  12. Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, Tübitak Yayınları, s.150.
  13. İbid, s.151.
  14. Jean Guitton, Tanri ve Bilim, Simavi Yayınları 1993, s.5.
  15. Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Milliyet Yayınları, s.95.
  16. Vlasov Trifonov, 107 Kimya Öyküsü, Tübitak Yayınları, s.117.
  17.İbid, s.118.
  18. Taşkın Tuna, Uzayın Ötesi, Boğaziçi Yayınları 1995, s. 88.
  19. İbid, s.166.

alıntı

Berra 01.06.2009 20:53:34
biraz zor oldu ama okuyabildim harun yahya güzel konulara değinmiş teşekkür ederim


Sayfa: [ 1 ]